12 Eylül 2014 Cuma



12 EYLÜL ABİM ERDAL’IN ÇALINAN HAYATIDIR (*)






Sevgili annem, babam ve kardeşlerim…”
Böyle başlıyor Erdal Eren son mektubuna.
Tarih, 12 Aralık 1980.
Gece 02.55.
Ankara Merkez Cezaevi.
Birazdan hücresine gelecek, asmaya götürecekler. Ellerini arkadan bağlatmak istemeyecek başta, sonra doktor elleri bağlı olmazsa daha çok acı çekeceğini söyleyecek, kabullenecek. Avukatıyla yalnız kalmak isteyecek, reddedecekler. Külotuna sakladığı mektubu çıkarıp uzatacak ona. Son mektubunu.
Birazdan okuyacağımız son mektubunu.
Sakin.
17 yaşında, ama sakin.
Bir çocuk darağacına yürüyecek birazdan.
Faşizme Ölüm, Halka Hürriyet” diyerek son sloganını atıp, boynunu uzatacak.
Kendi tekmeleyecek tabureyi.
Saat, üçe yedi var...
O, hep 17 yaşında kalacak.
Yaşıtları büyüyecek, âşık olacak, evlenecek, hastalanacak, acı çekecek, mutlu olacak, öfke duyacak, çocukları olacak, toruna karışacak.
O hep 17 yaşında kalacak, ama 30 yıl boyunca hiç unutulmayacak o çocuk.
Hep utançla, kızgınlıkla hatırlanacak.
Katillerini yargılayamamanın utancı ve kızgınlığıyla.
Bağışla bizi Erdal.”

Sevgili annem, babam ve kardeşlerim”…
Sevil Eren o kardeşlerden biri. Erdal’la aralarında dört yaş var. Yani Erdal öldüğünde 13’ünde Sevil. Ölümü bilecek kadar büyük, ağabeyinin ölümünü anlayamayacak kadar küçük. Üzgün, kırık, acılı.
Acı, acı, acı…
Yılların alıp götüremediği tek şey, acı.
Bugün bile o günkü kadar taze.
Yüz yüze, göz göze gelmeyi engelleyecek kadar büyük bir acı bu. O yüzden mail'le yanıtlamak isteyecek sorularımı. Bilgisayarın başına her oturuşunda sorulara bakıp dalacak, gözleri hep dolu dolu olacak. “Kusura bakmayın” diye yazacak bir mail'inde, “o soruları yanıtlamak benim için çok güç oluyor. Her açtığımda gözlerim doluyor ve yazamıyorum, ama söz verdiğim gibi en kısa zaman da yanıtlayıp yollayacağım. Hoşçakalın”.
Kim bilir kaç kez kapatacak bilgisayarı, kaç kez oturup kalkacak soruların başından. Dudaklarını ısıra ısıra olsa da, gözleri dolu dolu kalsa da yanıtlayacak. Çünkü birileri konuşmalı, anlatmalı ki aynı acıyı bir başka çocuk, 13 yaşında bir başka çocuk daha yaşamasın. Başkaları da eksik kalmasın. Öyleyse dinlemeye hazır mısınız?

Giresun'da başlıyor hikâye. Yeşilin, mavinin, kahverenginin birbirine geçtiği bir şehirde. Erdal'ınki de, Sevil'inki de aynı hikâye aslında. Erdal 1963'lü. Sevil, 67'li. Erdal ortancaları, Sevil en küçükleri.
Mutlu bir çocukluk geçiriyorlar. Anne-babasının kavga ettiğini hatırlamıyor Sevil, uyumlular. Babası öğretmen, annesi ev kadını. Sıkıntılarını mümkün olduğunca çocuklara yansıtmamaya çalışıyorlar. Beş çocuk, iki de onlar, yedi kişilik, kalabalık bir aileler. Kuzenler ve çocukların arkadaşları da eklenince daha da genişliyor aile. Evdeki curcunayı seviyor Sevil. Anne-babası öyle sevgi dolu ki, kalabalığa rağmen her çocuğa büyük bir sevgi düşüyor.

- Kardeşler arasında kavgalarınız olur muydu?
Arada küçük çekişmelerimiz olurdu, ama önemsiz şeylermiş ki hiç birini hatırlamıyorum. Genelde aramız iyiydi. Evin en küçüğü olduğum için biraz nazlı ve zaman zaman kaprisli bir çocuktum. Mecburen nazımı çekerlerdi. Beni rahatsız eden çocukları da sürekli onlara şikâyet ederdim. Evden başka bir yere gittiğimde, beni en çok özleyen Erdal olurdu. Bana bunu hep söylerdi.
- Çocukluğunuza dair en mutlu anınız ne?
Bu olayları yaşamadan önceki bütün anılarım çok güzeldi. Kardeşler ve kuzenler arasında yaptığımız kavgalar bile güzeldi. Genel olarak huzurlu bir ortamda büyüdüm.
... ... ...

Türkiye karanlık ve hızlı günler yaşıyor. İlgisiz olmak, uzak durmak zor. Hele de adaletsizliğe, haksızlığa tahammülünüz yoksa imkânsız. Öyleyse Erdal nasıl yerinde dursun?

Şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum. Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir.”

İnanıyor Erdal, halka ve devrime inanıyor. Öyle tehlikeli, öyle korkulan bir inanç ki bu. Her türlü şiddeti, işkenceyi göğüslemeyi gerektiriyor. O çocuk omuzlarıyla taşıyor inancını.
... ... ...
- Abinizin gözaltına alındığını da o anda mı öğrendiniz?
Eve baskına gelen polislerden öğrendik, daha o gün babam ne oluyor, diye sorduğunda “Oğlun asker vurdu cezası idam” dediler.
Hatta biri babamın öğretmenliğini yargılama cüreti göstererek, “Nasıl öğretmensin, çocuğunu yetiştirememişsin” demişti.
- O gün evde neler yaşandı?
O gün evde yaşananları kelimelere dökmek çok zor. Yaşadıklarımız korkunçtu. Misafir bekliyorduk, koşarak kapıyı açtım. Karşıma eli silahlı beş sivil polis çıktı. Hızla içeri dalıp her yeri didik didik aradılar. Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Aramaları bitince o gün ara tatil için eve gelen büyük abimi, babamı ve Erdal’ı merak ettiği için sormaya gelen arkadaşını da alarak gittiler. Biz evde annem ve küçük abimle merak içinde beklemeye başladık. Gece yarısından sonra büyük abimi bırakmışlar ancak babam beş, altı gün nezarette kaldı. O yaştan sonra ilk defa nezareti görmüştü. Yaşadıklarını ölene kadar unuttuğunu sanmıyorum.
... ... ...

Günler geçiyor. Takvimler 12 Eylül’e yaklaşıyor… Eren ailesinin kaygı, korku, acıyla geçirmediği bir dakika bile yok. Abisi geri dönsün istiyor Sevil, tekrar güldürsün onu, mahallede sataşan çocukları ona şikâyet etsin yine, ellerine kitaplarını alıp okusunlar birlikte. Tamam, hiçbir şey yapmasınlar, sadece abisi geri dönsün!
- 11 Eylül'ü nasıl geçirdiniz?
Pek hatırlamıyorum, ama evde Erdal'ı merak etmekle geçen günlerden biriydi sanırım.
- 12 Eylül'ü nasıl öğrendiniz?
Gazete ve televizyondan öğrendik.
... ... ...

Cezaevinde yapılan (Neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. İşte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile. Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım ya da meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir. Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler, kinimi binlerce kez daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi. Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi. Mücadeleyi sonuna kadar, en iyi şekilde yürütmek ve yükseltmekten başka amacım yoktur. Mesele benim açımdan kısaca böyle. Ancak sizin açınızdan daha farklı, daha zor olduğunu biliyorum.”

Yarım kalmış çok cümle var, daha sözcüklerini tüketemedi bile Erdal. Kız kardeşine yeterince sataşamadı. Âşk yarasıyla tanışamadı mesela. Sonra bir kadınla sevişemedi daha. Çocuk gülüşlerinden adam kahkahalarına geçemedi. Mezarlar onun için hazır değildi. 17’sinde bir çocuktu çünkü o. Ölüm ondan uzak olmalıydı, olmadı.
... ... ...
Anne, baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay kaybolmaz. Ve evlat acısının da sizin için ne derece etkili olacağını biliyorum. Ama ne kadar zor da olsa bu tür duygusal yönleri bir kenara bırakmanızı istiyorum. Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar.
Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba göstermenizdir. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz.”
... ... ...

Şimdi 43 yaşında Sevil Eren. Bir çocuğu var. Ona yaşadıklarını henüz anlatamıyor. Herkes çocuğuna neden anlatmadığını sorunca da susuyor. Bu acıyı miras gibi ona bırakmaktan korkuyor. Hem o, Sevil'in 13 yaşında yaşadığı acıyı nasıl anlayabilir ki? Son günlerde televizyonda Erdal Eren'den bahsedilince meraklı gözlerle bakıyor Sevil'e. Gözlerinin dolduğunu görünce soramıyor, susuyor. Dayısının akıbetini internetten araştırıp öğreniyor. Şimdilik bununla yetiniyor. Sevil, anlatacak gücü bulduğunda, karşısına alıp konuşacak onunla. Ama daha değil...

Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim.
Devrimci selamlar
Oğlunuz Erdal”



(*) Agora Yayınları'ndan çıkan "Tank, Tüfek ve Cezaevi: 12 Eylül ve Çocukluğum" kitabından alınmıştır...