12 EYLÜL ABİM ERDAL’IN ÇALINAN HAYATIDIR (*)
“Sevgili
annem, babam ve kardeşlerim…”
Böyle
başlıyor Erdal Eren son mektubuna.
Tarih,
12 Aralık 1980.
Gece
02.55.
Ankara
Merkez Cezaevi.
Birazdan
hücresine gelecek, asmaya götürecekler. Ellerini arkadan bağlatmak
istemeyecek başta, sonra doktor elleri bağlı olmazsa daha çok acı
çekeceğini söyleyecek, kabullenecek. Avukatıyla yalnız kalmak
isteyecek, reddedecekler. Külotuna sakladığı mektubu çıkarıp
uzatacak ona. Son mektubunu.
Birazdan
okuyacağımız son mektubunu.
Sakin.
17
yaşında, ama sakin.
Bir
çocuk darağacına yürüyecek birazdan.
“Faşizme
Ölüm, Halka Hürriyet” diyerek son sloganını atıp, boynunu
uzatacak.
Kendi
tekmeleyecek tabureyi.
Saat,
üçe yedi var...
O,
hep 17 yaşında kalacak.
Yaşıtları
büyüyecek, âşık olacak, evlenecek, hastalanacak, acı çekecek,
mutlu olacak, öfke duyacak, çocukları olacak, toruna karışacak.
O
hep 17 yaşında kalacak, ama 30 yıl boyunca hiç unutulmayacak o
çocuk.
Hep
utançla, kızgınlıkla hatırlanacak.
Katillerini
yargılayamamanın utancı ve kızgınlığıyla.
“Bağışla
bizi Erdal.”
“Sevgili
annem, babam ve kardeşlerim”…
Sevil
Eren o kardeşlerden biri. Erdal’la aralarında dört yaş var.
Yani Erdal öldüğünde 13’ünde Sevil. Ölümü bilecek kadar
büyük, ağabeyinin ölümünü anlayamayacak kadar küçük. Üzgün,
kırık, acılı.
Acı,
acı, acı…
Yılların
alıp götüremediği tek şey, acı.
Bugün
bile o günkü kadar taze.
Yüz
yüze, göz göze gelmeyi engelleyecek kadar büyük bir acı bu. O
yüzden mail'le yanıtlamak isteyecek sorularımı. Bilgisayarın
başına her oturuşunda sorulara bakıp dalacak, gözleri hep dolu
dolu olacak. “Kusura bakmayın” diye yazacak bir mail'inde, “o
soruları yanıtlamak benim için çok güç oluyor. Her açtığımda
gözlerim doluyor ve yazamıyorum, ama söz verdiğim gibi en kısa
zaman da yanıtlayıp yollayacağım. Hoşçakalın”.
Kim
bilir kaç kez kapatacak bilgisayarı, kaç kez oturup kalkacak
soruların başından. Dudaklarını ısıra ısıra olsa da, gözleri
dolu dolu kalsa da yanıtlayacak. Çünkü birileri konuşmalı,
anlatmalı ki aynı acıyı bir başka çocuk, 13 yaşında bir başka
çocuk daha yaşamasın. Başkaları da eksik kalmasın. Öyleyse
dinlemeye hazır mısınız?
Giresun'da
başlıyor hikâye. Yeşilin, mavinin, kahverenginin birbirine
geçtiği bir şehirde. Erdal'ınki de, Sevil'inki de aynı hikâye
aslında. Erdal 1963'lü. Sevil, 67'li. Erdal ortancaları, Sevil en
küçükleri.
Mutlu
bir çocukluk geçiriyorlar. Anne-babasının kavga ettiğini
hatırlamıyor Sevil, uyumlular. Babası öğretmen, annesi ev
kadını. Sıkıntılarını mümkün olduğunca çocuklara
yansıtmamaya çalışıyorlar. Beş çocuk, iki de onlar, yedi
kişilik, kalabalık bir aileler. Kuzenler ve çocukların
arkadaşları da eklenince daha da genişliyor aile. Evdeki curcunayı
seviyor Sevil. Anne-babası öyle sevgi dolu ki, kalabalığa rağmen
her çocuğa büyük bir sevgi düşüyor.
-
Kardeşler arasında kavgalarınız olur muydu?
Arada
küçük çekişmelerimiz olurdu, ama önemsiz şeylermiş ki hiç
birini hatırlamıyorum. Genelde aramız iyiydi. Evin en küçüğü
olduğum için biraz nazlı ve zaman zaman kaprisli bir çocuktum.
Mecburen nazımı çekerlerdi. Beni rahatsız eden çocukları da
sürekli onlara şikâyet ederdim. Evden başka bir yere gittiğimde,
beni en çok özleyen Erdal olurdu. Bana bunu hep söylerdi.
-
Çocukluğunuza dair en mutlu anınız ne?
Bu
olayları yaşamadan önceki bütün anılarım çok güzeldi.
Kardeşler ve kuzenler arasında yaptığımız kavgalar bile
güzeldi. Genel olarak huzurlu bir ortamda büyüdüm.
...
... ...
Türkiye
karanlık ve hızlı günler yaşıyor. İlgisiz olmak, uzak durmak
zor. Hele de adaletsizliğe, haksızlığa tahammülünüz yoksa
imkânsız. Öyleyse Erdal nasıl yerinde dursun?
“Şu
anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla
söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok.
Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok
iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa
kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için
onur duyuyorum. Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve
devrime olan inancımdan gelmektedir.”
İnanıyor
Erdal, halka ve devrime inanıyor. Öyle tehlikeli, öyle korkulan
bir inanç ki bu. Her türlü şiddeti, işkenceyi göğüslemeyi
gerektiriyor. O çocuk omuzlarıyla taşıyor inancını.
...
... ...
-
Abinizin gözaltına alındığını da o anda mı öğrendiniz?
Eve
baskına gelen polislerden öğrendik, daha o gün babam ne oluyor,
diye sorduğunda “Oğlun asker vurdu cezası idam” dediler.
Hatta
biri babamın öğretmenliğini yargılama cüreti göstererek,
“Nasıl öğretmensin, çocuğunu yetiştirememişsin” demişti.
-
O gün evde neler yaşandı?
O
gün evde yaşananları kelimelere dökmek çok zor. Yaşadıklarımız
korkunçtu. Misafir bekliyorduk, koşarak kapıyı açtım. Karşıma
eli silahlı beş sivil polis çıktı. Hızla içeri dalıp her yeri
didik didik aradılar. Neye uğradığımızı şaşırmıştık.
Aramaları bitince o gün ara tatil için eve gelen büyük abimi,
babamı ve Erdal’ı merak ettiği için sormaya gelen arkadaşını
da alarak gittiler. Biz evde annem ve küçük abimle merak içinde
beklemeye başladık. Gece yarısından sonra büyük abimi
bırakmışlar ancak babam beş, altı gün nezarette kaldı. O
yaştan sonra ilk defa nezareti görmüştü. Yaşadıklarını ölene
kadar unuttuğunu sanmıyorum.
...
... ...
Günler
geçiyor. Takvimler 12 Eylül’e yaklaşıyor… Eren ailesinin
kaygı, korku, acıyla geçirmediği bir dakika bile yok. Abisi geri
dönsün istiyor Sevil, tekrar güldürsün onu, mahallede sataşan
çocukları ona şikâyet etsin yine, ellerine kitaplarını alıp
okusunlar birlikte. Tamam, hiçbir şey yapmasınlar, sadece abisi
geri dönsün!
-
11 Eylül'ü nasıl geçirdiniz?
Pek
hatırlamıyorum, ama evde Erdal'ı merak etmekle geçen günlerden
biriydi sanırım.
-
12 Eylül'ü nasıl öğrendiniz?
Gazete
ve televizyondan öğrendik.
...
... ...
“Cezaevinde
yapılan (Neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz
sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar
aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak
bir işkence haline geldi. İşte bu durumda ölüm korkulacak bir
şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline
geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son
vermesi işten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi
kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. Hem
de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile. Sizlere bunları
anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım ya da meselenin önemini,
ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye
kapılmamanız içindir. Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler,
kinimi binlerce kez daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi.
Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi. Mücadeleyi sonuna
kadar, en iyi şekilde yürütmek ve yükseltmekten başka amacım
yoktur. Mesele benim açımdan kısaca böyle. Ancak sizin açınızdan
daha farklı, daha zor olduğunu biliyorum.”
Yarım
kalmış çok cümle var, daha sözcüklerini tüketemedi bile Erdal.
Kız kardeşine yeterince sataşamadı. Âşk yarasıyla tanışamadı
mesela. Sonra bir kadınla sevişemedi daha. Çocuk gülüşlerinden
adam kahkahalarına geçemedi. Mezarlar onun için hazır değildi.
17’sinde bir çocuktu çünkü o. Ölüm ondan uzak olmalıydı,
olmadı.
...
... ...
“Anne,
baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay
kaybolmaz. Ve evlat acısının da sizin için ne derece etkili
olacağını biliyorum. Ama ne kadar zor da olsa bu tür duygusal
yönleri bir kenara bırakmanızı istiyorum. Şunu bilmenizi ve
kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan
daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok
olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında
yaşayacaklar.
Sizlerden
istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba
göstermenizdir. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan
ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur
olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz.”
...
... ...
Şimdi
43 yaşında Sevil Eren. Bir çocuğu var. Ona
yaşadıklarını henüz anlatamıyor. Herkes çocuğuna neden
anlatmadığını sorunca da susuyor. Bu acıyı miras gibi ona
bırakmaktan korkuyor. Hem o, Sevil'in 13 yaşında yaşadığı
acıyı nasıl anlayabilir ki? Son günlerde televizyonda Erdal
Eren'den bahsedilince meraklı gözlerle bakıyor Sevil'e. Gözlerinin
dolduğunu görünce soramıyor, susuyor. Dayısının akıbetini
internetten araştırıp öğreniyor. Şimdilik bununla yetiniyor.
Sevil, anlatacak gücü bulduğunda, karşısına alıp konuşacak
onunla. Ama daha değil...
“Hepinize
özgür ve mutlu yaşam dilerim.
Devrimci
selamlar
Oğlunuz
Erdal”
(*) Agora Yayınları'ndan çıkan "Tank, Tüfek ve Cezaevi: 12 Eylül ve Çocukluğum" kitabından alınmıştır...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder