12 Eylül 2014 Cuma



12 EYLÜL ABİM ERDAL’IN ÇALINAN HAYATIDIR (*)






Sevgili annem, babam ve kardeşlerim…”
Böyle başlıyor Erdal Eren son mektubuna.
Tarih, 12 Aralık 1980.
Gece 02.55.
Ankara Merkez Cezaevi.
Birazdan hücresine gelecek, asmaya götürecekler. Ellerini arkadan bağlatmak istemeyecek başta, sonra doktor elleri bağlı olmazsa daha çok acı çekeceğini söyleyecek, kabullenecek. Avukatıyla yalnız kalmak isteyecek, reddedecekler. Külotuna sakladığı mektubu çıkarıp uzatacak ona. Son mektubunu.
Birazdan okuyacağımız son mektubunu.
Sakin.
17 yaşında, ama sakin.
Bir çocuk darağacına yürüyecek birazdan.
Faşizme Ölüm, Halka Hürriyet” diyerek son sloganını atıp, boynunu uzatacak.
Kendi tekmeleyecek tabureyi.
Saat, üçe yedi var...
O, hep 17 yaşında kalacak.
Yaşıtları büyüyecek, âşık olacak, evlenecek, hastalanacak, acı çekecek, mutlu olacak, öfke duyacak, çocukları olacak, toruna karışacak.
O hep 17 yaşında kalacak, ama 30 yıl boyunca hiç unutulmayacak o çocuk.
Hep utançla, kızgınlıkla hatırlanacak.
Katillerini yargılayamamanın utancı ve kızgınlığıyla.
Bağışla bizi Erdal.”

Sevgili annem, babam ve kardeşlerim”…
Sevil Eren o kardeşlerden biri. Erdal’la aralarında dört yaş var. Yani Erdal öldüğünde 13’ünde Sevil. Ölümü bilecek kadar büyük, ağabeyinin ölümünü anlayamayacak kadar küçük. Üzgün, kırık, acılı.
Acı, acı, acı…
Yılların alıp götüremediği tek şey, acı.
Bugün bile o günkü kadar taze.
Yüz yüze, göz göze gelmeyi engelleyecek kadar büyük bir acı bu. O yüzden mail'le yanıtlamak isteyecek sorularımı. Bilgisayarın başına her oturuşunda sorulara bakıp dalacak, gözleri hep dolu dolu olacak. “Kusura bakmayın” diye yazacak bir mail'inde, “o soruları yanıtlamak benim için çok güç oluyor. Her açtığımda gözlerim doluyor ve yazamıyorum, ama söz verdiğim gibi en kısa zaman da yanıtlayıp yollayacağım. Hoşçakalın”.
Kim bilir kaç kez kapatacak bilgisayarı, kaç kez oturup kalkacak soruların başından. Dudaklarını ısıra ısıra olsa da, gözleri dolu dolu kalsa da yanıtlayacak. Çünkü birileri konuşmalı, anlatmalı ki aynı acıyı bir başka çocuk, 13 yaşında bir başka çocuk daha yaşamasın. Başkaları da eksik kalmasın. Öyleyse dinlemeye hazır mısınız?

Giresun'da başlıyor hikâye. Yeşilin, mavinin, kahverenginin birbirine geçtiği bir şehirde. Erdal'ınki de, Sevil'inki de aynı hikâye aslında. Erdal 1963'lü. Sevil, 67'li. Erdal ortancaları, Sevil en küçükleri.
Mutlu bir çocukluk geçiriyorlar. Anne-babasının kavga ettiğini hatırlamıyor Sevil, uyumlular. Babası öğretmen, annesi ev kadını. Sıkıntılarını mümkün olduğunca çocuklara yansıtmamaya çalışıyorlar. Beş çocuk, iki de onlar, yedi kişilik, kalabalık bir aileler. Kuzenler ve çocukların arkadaşları da eklenince daha da genişliyor aile. Evdeki curcunayı seviyor Sevil. Anne-babası öyle sevgi dolu ki, kalabalığa rağmen her çocuğa büyük bir sevgi düşüyor.

- Kardeşler arasında kavgalarınız olur muydu?
Arada küçük çekişmelerimiz olurdu, ama önemsiz şeylermiş ki hiç birini hatırlamıyorum. Genelde aramız iyiydi. Evin en küçüğü olduğum için biraz nazlı ve zaman zaman kaprisli bir çocuktum. Mecburen nazımı çekerlerdi. Beni rahatsız eden çocukları da sürekli onlara şikâyet ederdim. Evden başka bir yere gittiğimde, beni en çok özleyen Erdal olurdu. Bana bunu hep söylerdi.
- Çocukluğunuza dair en mutlu anınız ne?
Bu olayları yaşamadan önceki bütün anılarım çok güzeldi. Kardeşler ve kuzenler arasında yaptığımız kavgalar bile güzeldi. Genel olarak huzurlu bir ortamda büyüdüm.
... ... ...

Türkiye karanlık ve hızlı günler yaşıyor. İlgisiz olmak, uzak durmak zor. Hele de adaletsizliğe, haksızlığa tahammülünüz yoksa imkânsız. Öyleyse Erdal nasıl yerinde dursun?

Şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum. Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir.”

İnanıyor Erdal, halka ve devrime inanıyor. Öyle tehlikeli, öyle korkulan bir inanç ki bu. Her türlü şiddeti, işkenceyi göğüslemeyi gerektiriyor. O çocuk omuzlarıyla taşıyor inancını.
... ... ...
- Abinizin gözaltına alındığını da o anda mı öğrendiniz?
Eve baskına gelen polislerden öğrendik, daha o gün babam ne oluyor, diye sorduğunda “Oğlun asker vurdu cezası idam” dediler.
Hatta biri babamın öğretmenliğini yargılama cüreti göstererek, “Nasıl öğretmensin, çocuğunu yetiştirememişsin” demişti.
- O gün evde neler yaşandı?
O gün evde yaşananları kelimelere dökmek çok zor. Yaşadıklarımız korkunçtu. Misafir bekliyorduk, koşarak kapıyı açtım. Karşıma eli silahlı beş sivil polis çıktı. Hızla içeri dalıp her yeri didik didik aradılar. Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Aramaları bitince o gün ara tatil için eve gelen büyük abimi, babamı ve Erdal’ı merak ettiği için sormaya gelen arkadaşını da alarak gittiler. Biz evde annem ve küçük abimle merak içinde beklemeye başladık. Gece yarısından sonra büyük abimi bırakmışlar ancak babam beş, altı gün nezarette kaldı. O yaştan sonra ilk defa nezareti görmüştü. Yaşadıklarını ölene kadar unuttuğunu sanmıyorum.
... ... ...

Günler geçiyor. Takvimler 12 Eylül’e yaklaşıyor… Eren ailesinin kaygı, korku, acıyla geçirmediği bir dakika bile yok. Abisi geri dönsün istiyor Sevil, tekrar güldürsün onu, mahallede sataşan çocukları ona şikâyet etsin yine, ellerine kitaplarını alıp okusunlar birlikte. Tamam, hiçbir şey yapmasınlar, sadece abisi geri dönsün!
- 11 Eylül'ü nasıl geçirdiniz?
Pek hatırlamıyorum, ama evde Erdal'ı merak etmekle geçen günlerden biriydi sanırım.
- 12 Eylül'ü nasıl öğrendiniz?
Gazete ve televizyondan öğrendik.
... ... ...

Cezaevinde yapılan (Neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. İşte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile. Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım ya da meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir. Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler, kinimi binlerce kez daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi. Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi. Mücadeleyi sonuna kadar, en iyi şekilde yürütmek ve yükseltmekten başka amacım yoktur. Mesele benim açımdan kısaca böyle. Ancak sizin açınızdan daha farklı, daha zor olduğunu biliyorum.”

Yarım kalmış çok cümle var, daha sözcüklerini tüketemedi bile Erdal. Kız kardeşine yeterince sataşamadı. Âşk yarasıyla tanışamadı mesela. Sonra bir kadınla sevişemedi daha. Çocuk gülüşlerinden adam kahkahalarına geçemedi. Mezarlar onun için hazır değildi. 17’sinde bir çocuktu çünkü o. Ölüm ondan uzak olmalıydı, olmadı.
... ... ...
Anne, baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay kaybolmaz. Ve evlat acısının da sizin için ne derece etkili olacağını biliyorum. Ama ne kadar zor da olsa bu tür duygusal yönleri bir kenara bırakmanızı istiyorum. Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar.
Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba göstermenizdir. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz.”
... ... ...

Şimdi 43 yaşında Sevil Eren. Bir çocuğu var. Ona yaşadıklarını henüz anlatamıyor. Herkes çocuğuna neden anlatmadığını sorunca da susuyor. Bu acıyı miras gibi ona bırakmaktan korkuyor. Hem o, Sevil'in 13 yaşında yaşadığı acıyı nasıl anlayabilir ki? Son günlerde televizyonda Erdal Eren'den bahsedilince meraklı gözlerle bakıyor Sevil'e. Gözlerinin dolduğunu görünce soramıyor, susuyor. Dayısının akıbetini internetten araştırıp öğreniyor. Şimdilik bununla yetiniyor. Sevil, anlatacak gücü bulduğunda, karşısına alıp konuşacak onunla. Ama daha değil...

Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim.
Devrimci selamlar
Oğlunuz Erdal”



(*) Agora Yayınları'ndan çıkan "Tank, Tüfek ve Cezaevi: 12 Eylül ve Çocukluğum" kitabından alınmıştır...





27 Şubat 2014 Perşembe

Bugün Deniz Gezmiş'in Doğum Günü (05.05.2013 Tarihli haber)

 41 yıl geçti Onlar unutulmadı 

 Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan

Cumhuriyet 05.05.2013

ESRA AÇIKGÖZ’ün söyleşisi
05.05.2013 Cumhuriyet Pazar
Deniz Gezmiş
Ayrı şehirlerde doğdular, farklı kültürlerde büyüdüler ama aynı yolda birleşti hayatları, aynı sonda da. Öyle bir yoldu ki bu, onun için hayatlarını verdiler. 68 kuşağının önemli isimlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, tam 41 yıl önce idam edildiler. Yarın her sene olduğu gibi başta Ankara’daki mezarları olmak üzere, Türkiye’nin farklı yerlerinde onlarca anma yapılacak onlar için. Yıllara, onları idam eden zihniyete inat. Binlerce insan isimlerini geçirip bir “ah” çekecek. Ama en derini kardeşlerinin gönlünden gelecek. İdam kelimesini bile kullanmak öyle acı veriyor ki onlara; “şey” demekle yetiniyor Bora Gezmiş. Lafı fazla uzatmadan Deniz’in kardeşi Bora Gezmiş’e ve Hüseyin’in kardeşi İrfan İnan’a vereceğim. Ama önce bir müjde; Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi, Deniz’ler ve 68 kuşağının öyküsünü, bilinmeyen yönleriyle “Bir Avuçtular, Deniz Oldular ” sergisinde gün ışığına çıkarıyor. Merkezin Görsel Sanatlar Yönetmeni Sedef Narçın tarafından hazırlanan geniş kapsamlı bir sergi bu. Gezmiş ve İnan ailesinin özenle sakladığı ve ilk kez bu sergi için çıkardığı özel eşyalardan, Yusuf Aslan’ın ilk kez sergilenecek fotoğraflarına kadar üç fidanın yaşamından pek çok anıya ev sahipliği yapacak sergiyi 10 Haziran’a kadar gezebilirsiniz.
Hüseyin İnan
Söz Bora Gezmiş ve İrfan İnan’da…
- Ev kalabalığını, hane içini sizden dinleyerek başlasak…
Bora Gezmiş: Biz üç kardeşiz; en büyüğü benim, Deniz ikinci, bir de küçük kardeşimiz Hamdi var. Deniz’le aramda üç, Deniz’le Hamdi arasındaysa beş yaş var…
- Hamdi, Deniz’in bilim insanı olmasını vasiyet ettiği kardeşi…
B. Gezmiş: Evet, Deniz’in “şeyinden” sonra doktoraya başladı, ama bir süre sonra hocası “Seni asistan yapamayız” demiş, “MİT’ten baskı var.” O zaman asistan olmayınca doktora yapmanın bir esprisi yoktu. Bıraktı. Çok karışık yıllardı, onu bu kargaşadan uzak tutmak için İngiltere’ye gönderdik… Hamdi, yakın zamanda çıkan son afla yeniden döndü üniversiteye, 60’ından sonra doktor olacak.
İrfan İnan: Biz 10 kardeştik, altı kaldık. Hüseyin abim ikinci çocuktu. Onunla aramda 14 yaş fark var. Abim idam edildiğinde köyde, Kayseri Sarız’daydım. Dokuz yaşımdaydım. İdamından 3-4 sene önce zaten evden ayağını kesti, arama filan olduğunda bizi rahatsız etmesinler diye. Mamak’ta yattığı dönemde bir kere ziyarete gitmiştim. Ama çok fazla şey hatırlamıyorum o zamanlarla, abimle alakalı.
- İkisi de çok farklı şehirlerde, farklı şekillerde büyüyor, ama yolları aynı mücadelede kesişiyor…
İ. İnan: Abim Kayseri’nin Sarız kazasında ilköğretimi okudu. Ortaöğretim olmadığı için dedemlerin yanına gitti, Pınarbaşı’na. Yakalandığı eve yani. Ortaokulu dedemin yanında okudu. Liseyi Kayseri’de, yatılı okudu. Sonra ODTÜ’yü kazandı. Düşünün, köy okulundan ODTÜ’ye… Babam, “Oğlum araştırdım, ODTÜ zormuş, mezun olabilecek misin” diye sormuş abime. O da “Buradan mezun olan bir kişi var mı baba” demiş. “Muhakkak vardır” demiş babam. “O zaman merak etme” demiş abim. Bizim ailede abimden sonra kimse üniversite okuyamadı.
B. Gezmiş: Deniz ortaokulu Sivas’ta bitirdi, babam orada Milli Eğitim Müdür muaviniydi. Deniz’in ortaokulu bitirdiği tarihte İstanbul’a tayini çıktı. Biz tıp okumasını istedik, ama o illa hukuk okuyacağım, dedi. Öğrenci olaylarının içinde olduktan sonra pek görüşemedik. Gerçi İstanbul’da oturduğumuz için arada eve gelirdi. Ama her an tehlikede olduğundan 8-10 kişi gelirlerdi. Akşam yemeğini yer, topluca ayrılırlardı. Her hadisede muhakkak Deniz aranırdı, ortadan kaybolur, arama kalkınca yine gelirdi. 68’den 71’de yakalanana kadar üç senenin en az 1.5-2 senesi ya içerdeydi ya da kaçaktı. Radyodan, üniversite işgal edildi, öğrenciler çatıştı, haberlerini duyunca babamla önce üniversiteyi, sonra yurtları dolanırdık.
- Sol ne zaman giriyor hayatlarına?
B. Gezmiş: 17 yaşında bizden habersiz İşçi Partisi’ne yazılmış. Lisede daha. Öyle başladı herhalde. 66-67 ve 68 tabii en hareketli yıllar. Üniversitede öğrenci olaylarının içinde filan.
İ. İnan: Hüseyin abimin lisede de bir meyli varmış, ama asıl tanışma üniversitede oluyor.
B. Gezmiş: Deniz dik başlı bir çocuktu, sürtüşürdük. Belki de ben abiliğin verdiği hisle otorite kurmaya çalışırdım. O 15’indeyken, ben de 18’mişim, çok da büyük değilmişim aslında. Bir süre sonra aileden koptu.
- Son gelişini hatırlıyor musunuz?
B. Gezmiş: Tam hatırlayamıyorum, ama Yıldız Teknik Üniversitesi’nde bir olay vardı, Battal Mehetoğlu diye bir çocuk öldürülmüş. Deniz de oraya gidiyor. Şükran Soner onu iyi yazar. Müdürün odasında bir antika av tüfeği duruyormuş, Deniz eline almış. Gazeteciler de resmini çekmiş. Sonra Deniz tüfekle yakalandı diye kıyamet koptu. Şükran Hanım olayın şahididir. Hatta Deniz şimdi gazeteciler bunu çekecek, başın derde girer, yapma filan demiş. Tutukladılar Deniz’i. Bursa Cezaevi’ne yolladılar. Ziyarete gittik. Cezaevinden çıktıktan sonra ODTÜ’ye gitti. O tarihten sonra Gemerek’te yakalanıp hapishaneye konulana kadar görmedik Deniz’i.
- Cezaevi ziyaretleriniz ne sıklıktaydı?
İ. İnan: Bir kere gidebildim. Abim cezaevindeyken hâlâ Kayseri’de köyde yaşıyorduk. Sinüzit vardı bende, babam da “Oğlum Ankara’ya birlikte gidelim, hem seni doktora götürürüm, hem de ağabeyini görürsün” dedi. Başta görüşe beni almadılar. Ağlamaya başladım. Bunun üzerine yeniden subaylara sordular. Öyle girebildim. Görüş camı biraz aşağıdaydı diye hatırlıyorum, eğilerek konuşuluyordu. Babamla abimin konuşmasından tek hatırladığım, babamın “Hüseyin seni deden yakalatmış” demesi. Şöyle bir düşündü abim, “Yaktılar beni” dedi. İdamlar filan da konuşuluyordu o dönem. Babam, “Oğlum kin gütme” dedi, “Onlar da çok üzgün, biliyorsun deden seni ne çok seviyor”. Gerçekten de yanında okuduğu için dedem torunları arasında onu ayrı severdi.
B. Gezmiş: Yakalanırsa hiç olmazsa yeri belli olur, diye düşünmüştür. Çünkü teker teker avlıyorlardı insanları. Biz de Deniz yakalandığında hiç olmazsa yerini biliriz dedik, idam hiç aklımıza gelmedi. O dönem 8-10 sene yatanlar aflarla çıktı, ama Deniz’ler…
Ben 8-10 defa hapishane ziyaretine gittim. Ama babam muhakkak her görüşe gitmiştir. Hıdır amcayla giderlerdi. Hıdır amcayı 38. sene mezar ziyaretinde gördüm, “Nedir bu çektiğimiz” dedi “Senelerce cezaevine gittik, mahkemelerde dava gezdik, 38 yıldır da her 6 Mayıs’ta mezarlığa geliyoruz. Herhalde bu çilemiz ölünce bitecek”.
İ. İnan: Bu son ziyaretiydi babamın… Başta Yusuf’un babası Beşir amca da geliyordu.
B. Gezmiş: Maalesef Yusuf’un ailesiyle bağımız kesildi. İki ay önce annesi de ölmüş, gazetede gördük. Üç baba hakkaten çok uğraştı, Meclis’e gittiler, İsmet İnönü’yle konuştular, imza topladılar. Arada söylemler çıkardı, “Pişman olduklarını söyleseler cezaları azaltılabilir” gibi. Bir gün, çok iyi hatırlıyorum, “Baba kulağımıza laflar geliyor, sakın bizim adımıza söz verme, seni babalıktan reddederim” dedi Deniz. Babama saygıda kusur etmezdi, o yüzden bu lafına çok şaşırmıştım.
- Ne konuşurdunuz görüşlerde?
B. Gezmiş: Dışarıda olanları, siyaset… Deniz bunlar bizi “şey” yapacak, kendinizi hazırlayın, derdi. Bunu çok iyi hatırlıyorum. O zaman CHP ikiye bölünmüştü, İnönü, Ecevit çekişmesi vardı. Hâlâ, “Ecevit bir şeyler yapabilecek mi” diye sorardı, ama kendileri için değil genel insanlık adınaydı sorusu.
- 5-6 Mayıs’a dair neler hatırlıyorsunuz? B. Gezmiş: Hiç unutmuyorum, 5 Mayıs Cuma’ya rastlıyordu. Ziyaret günüydü. Babamlar önden otobüsle gitti. Ben çalıştığım için sonradan uçakla gittim. Altan Öymen’in ajansı vardı Ankara’da, orası irtibat yerimizdi. Ajansa vardığımda babamlar çıkmıştı. Altan Bey, otur burada gelirler, dedi. Geldiler. Ne oldu, dedim. Bugün sayım var, yarın gelin deyip görüştürmemişler. Bizimkiler de inanmış. Aslında o gün hazırlık yapılıyormuş. Son bir kez bize göstermediler. Ankara’da bir otele yerleştik, sabah elleriyle koymuş gibi bizi buldular, öldüklerini bildirdiler. İyi ki dönmemişiz, orada olmasaydık cezaneleri dahi vermeyceklerdi… Babam, hemen diğer babaların haberi var mı, dedi. Var, dediler. Sokağa çıkma yasağı vardı. 3-4 polis arabalarıyla götürdü bizi.
İ. İnan: Babam akrabamızda kalıyordu Ankara’da. Hatta abim ODTÜ’de okurken ara ara onlara gider, kalırdı. Babam da görüşe gittiğinde onlarda kalırdı. Ben köydeydim. Akrabalarla aynı yerde oturuyoruz, bir haber geldi, köy çalkalandı. Ancak ufağız diye bize açıkça bir şey söylemediler. Sonra araba tutup Ankara’ya gittiler. İlkinde değil ama sonraki her yıl gittim abimin mezarına. Bu sene gidemeyeceğim. İzmir’de Bayraklı Belediyesi’nin heykel açılışı var. Orada olacağız.
- Türkiye’nin siyasi tarihiyle yüzleştiği bir dönemden geçtiği söyleniyor, sizce Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un idamları için de yapılabilecek mi bu?
B. Gezmiş: Kimseden bir isteğimiz yok. Siyasi çıkarlar uğruna, özür diledik filan demeleri acımızı hafifletmez. Samimi olmayan yüzleşmeleri de kabul etmeyiz. Zaman zaman gelip iade-i itibarları için dilekçe verelim, diyorlar. İstemiyoruz. Çünkü hiçbir zaman itibarlarının kaybolduğunu düşünmüyoruz. İtibarı gösterecek ölçü, halkın sevgisi. O da her sene artıyor. İlk yıllarda insanlar gelmeye korkardı, ama geceden bırakılmış çiçekler görürdük. Şimdi anmaya binlerce kişi geliyor. Ben daha hiç mezarlarını bakımsız görmedim.
İ. İnan: 6 Mayıs’ta çiçek koyacak yer bulamıyoruz. Sadece mezarlıkta değil, Türkiye’nin her yerinde anmalar yapılıyor.
B. Gezmiş: Birkaç sene önce mezarlıkta bir genç koluna görevli bandı takmış, mezarı da bantla çevirmişler. “Bak amca” deyip bana nereden geçeceğimi anlattı, “fazla kalmayın ama” diye tembihledi. Güldüm, “Bu mezar benim” dedim. Anlamadı. “Oğlum, tapusu bende” dedim. Yine anlamadı. “Ben Deniz’in abisiyim” dedim. O mezarlar artık bizden çıktı. Mahir’in, Hüseyin Cevahir’in, Halit Çelenk’in mezarı da çok yakın Denizlere.
Bir mezar, biraz eşya
- Sergide Deniz ve Hüseyin’den kalan eşyalar da yer alacak. O dönem çok fazla arama olduğu için eşyalarını saklamakta zorlanmışsınızdır.
B. Gezmiş: Bize “şey”den sonra bir çuval içinde kişisel eşyalarını verdiler. İçinde üstündeki giysiler vardı, bazıları kesilerek çıkartılmış mezarlıkta. Botları vardı. Hatta avukatı anlatır, apar topar “şey” yaptıkları için botlarını bağlayamamış bile Deniz. Ayağımdan düşmesin, deyince asker bir düğüm atmış. Bir de cezaevinde kullandığı parkası vardı, kürklü olan değil, o Halit Bey’de. Onun çok emeği vardır o çocuklarda. Bir de çocukluk döneminde çektirdiğimiz fotoğraflarımız kaldı. Üniversite yıllarında beraber olma şansımız yoktu. Beraber resmimiz de yok…
İ. İnan: Bize de bir bavulda kıyafetlerini vermişlerdi. Pantolonları, kazakları, son mektubunda da anlattığı ayakkabısı, bozuk paraları, sigarası, kibriti.
B. Gezmiş: Deniz’in saklayabildiğimiz birkaç kitabı da vardı. Somyasının altı -o zaman kütüphane yoktu- kitap doluydu. İsrail konsolosu Ephraim Elrom’un öldürülmesi dolayısıyla ev aranıyordu. Yaktık. Deniz mektubunda kitaplarımı kardeşime bırakıyorum, dedi, ama kitap kalmamıştı. Ben okul kitaplarını sakladım.
İ. İnan: Bizde sadece iki kitabı kaldı ne yazık ki abimin. Oysa ODTÜ’deki ilk sömestirde eve üç bavul dolusu kitapla geliyor. Kendi adına kaşe yaptırmıştı, bütün kitapları kaşeliydi. Babam İstanbul’da dükkân açmıştı, bizi de taşıyacaktı. Ama daha taşınamadan abimin yakalanma haberi geldi köye. Amcam eve geldi, abimin bütün kitaplarını yaktı, korkudan, yasak yayındır, başımız belaya girer, diye. Hep bilim üzerine kitapları vardı abimin.
B. Gezmiş: Düşünsenize, Filistin’e çarpışmaya bile üç bavul dolusu kitapla gidiyorlar.

10 Şubat 2014 Pazartesi

Tarihte Ve Günümüzde Kadın

TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE KADIN (02.02.2014.) Cumhuriyet Pazar Dergi

Hasan Coşar, “Tarihte ve Günümüzde Kadın” kitabında erkek egemenliğinin tarihsel boyutlarını irdelerken, günümüze de bakıyor. 15 bölümden oluşuyor kitap. Freud'un erkek şovenizminden Sovyetler Birliği'nde kadının yerine, din ve kadın ilişkisine kadar pek çok konuyu kapsıyor. Yüzlerce kaynak okumuş bu kitabı yazmak için Coşar. Biz de onunla Sınırsız Yayınları'ndan çıkan kitabını konuştuk.

- Bu kitabı yazma fikri nasıl oluştu?

Kadınların yaşadıkları sorunlar ortada. Sürekli şiddet görüyor, taciz ve tecavüze uğruyor, katlediliyorlar. Sevdiği insanla evlendiği için öldürülen Güldünya’nın hikayesi, Adıyaman’da henüz 16 yaşındayken ailesi tarafından diri diri toprağa gömülen Medine, devlete yapılan başvuruya karşın koruma altına alınmadığından eski kocası tarafından katledilen Ayşe Paşalı ve diğerleri… Her birinin öyküsü hafızalardaki tazeliğini koruyor. İnsan hak ve özgürlüklerine duyarlı biri olarak soruna kayıtsız kalamazdım. Egemenliğin, egemen cinse sağladığı aşağılaştırıcı ayrıcalıklarla kopuşmak, kadınların yürüttükleri mücadeleye başka bir noktadan destek olmak, cins egemenliğini tartışmaya açmak istedim. Böylesine önemli bir konuyu, tarihsel ve güncel boyutlarıyla daha bütünlüklü araştırmak, anlamak ve çözümlemek istedim.


- Nasıl bir çalışmanın ürünü bu kitap?

Öncelikle konuyu hangi boyutlarıyla araştıracağıma karar verdim. Başlıklar çıkardım. Yüzlerce kitabı, içerikleri, kapsamı bakımından taradım. Bu alanda dünyada öne çıkmış araştırmacılar, yazarlar, kadın liderlerinin kaleme aldıkları da dahil, 100 civarında kitap okudum. Okuduklarımdan incelemem gereken yeni kaynaklara ulaştım. Çok sayıda dergi, broşür ve makaleye baktım, notlar çıkardım. Farklı yaklaşımları inceledim. Ulaştığım sonuçları bölümler halinde tasnif ettim. Ardından da yazdım.

- Kadını erkek egemen sistemde ezilen konuma getiren en önemli noktalar neler?

Konuya, kadının ezilen cins durumuna düşmesinin nedenlerini araştırmakla başladım. Birbirini takip eden süreçteki farklılaşmaların neye bağlı geliştiğinin peşine düştüm. Cinsel ilişkiler, aile ve evliliğin evrimi, dinde kadının yeri, Freud şahsında erkeğin kadın psikolojisine yaklaşımı, toplumsal adaleti savunan Rousseau’nun erkek şovenizmi penceresinden kadına yaklaşımı, tarihteki kadın mücadeleleri, Sovyetler Birliği örneği gibi belli başlı noktaları inceledim. Araştırmalarımda kadının ezilen cins konumuna düşmesinde belirleyici faktörün özel mülkiyet olduğu sonucuna vardım. Özel mülkiyetin gelişmediği dönemde kadın toplulukta etkin güç durumunda. Otoritesi, ezen ezilen ilişkisine dayanmayan doğal, etkin konumundan gelmektedir. Bu konumunu sonradan kaybediyor. İlkel dönem insanının göçebe yaşamdan yerleşik yaşama geçişiyle kadın-erkek arasında işbölümü gerçekleşiyor. Bu işbölümü mülkiyetin örgütlediği egemenlik ilişkisinin üzerinde şekillendiği zemini oluşturuyor. Kadın barınağın çevresinde ocağa bağlanırken, erkek dışarıda giderek aktifleşen işlerde konumlanıyor. Kadın-erkek işbölümü, iki cins arasındaki ilişkinin yöneten yönetilen bağlamının şekillenmesine zemin hazırlıyor.

- Bu durumun değişmesi noktasında sorun en çok nerede kitleniyor?

Kuşkusuz ki sorunun merkezinde sistem yatıyor. Toplumsal değerler, kültür, ahlak kuralları egemenlik ilişkisine göre şekilleniyor. Toplumsal ilişkilerden çıkan kültür öğeleri toplumu şekillendiren aktif etkileyici faktörlere dönüşüyor. Evlilik, aile, din gibi kurumlar, topluma egemen kültür; erkekliği üreten temel kurumlar ve kültür öğeleri olarak işlev görüyor. En başta siyasal iktidarın kendisi değişime engeldir. İktidarın cinsiyet motifi erkektir ve bu rengini sıkı sıkıya korumaya çalışıyor. İktidarı korumak erkekliği korumakla özdeşleşmiştir çünkü. Ayrıca erkek egemenliğini ve haliyle sistemi üreten bütün diğer kurumlar da kadınların özgürlüğünün önünde barikat işlevi görüyor. Bunlar aşılmadan kadınlar özgürleşemez.

-Çözüm için ne öneriyorsunuz?

Hiç bir iktidar, iktidar olmanın sağladığı ayrıcalıkları rızasıyla terk etmez. Erkek de egemenlik sahasını kendi isteğiyle terk etmeyecek, kadınla eşit olmaya yanaşmayacaktır. Aksine kadınların özgürleşme mücadelesini bastırmaya, engellemeye çalışacaktır. O nedenle örgütlü, bilinçli kadın mücadelesi zorunludur. Cins iktidarına son verecek bir kadın devrimi kaçınılmazdır. Devrimin öznesi de kadın olacaktır. Siyahların mücadelesini destekleyen beyazlar, sömürgecilerin egemenliğine karşı çıkan egemen ülkelerin ilericileri, aydınları gibi, toplumsal cinsiyetçiliğe karşı kadın hareketine destek veren erkekler de bu mücadelede yedeklenmelidir.
Kadınların erkek egemenliğine son verme gücü vardır. Çok çeşitli araçlarla erkek egemenliğine karşı mücadele yürütebilir. Dernekler, vakıflar, dayanışma evleri, kentsel-bölgesel kadın meclisleri, kadın sendikaları, kadın partisi gibi araçlara başvurulabilir. Nezihe Muhittin başkanlığında, Haziran 1923’te Kadınlar Halk Fırkası kurulmuştur. Erkek egemen iktidar bunu kendisi için tehlike görmüş ve kadın partisi
kurulamayacağına karar vermiş, Kadınlar Halk Fırkası’nı da kapatmıştır. Çeşitli gerekçelerle yine aynısını yapacaklardır. Fakat ısrar ve inatla sürdürülecek bu haklı mücadele nihayetinde hedefine ulaşacaktır. Buna inanıyorum.